fiko

Haftanın Konusu

Yeni konumuz "Hayır, hayır, hayır... Kime söylüyorum ki şarkıyı?'. Bu kez her şey çok basit: ya evet diyeceksiniz, ya hayır...

20 Şubat 2015 Cuma

İnsanın İnsana Ettiğine Bak


1 Aralık 1987 doğumluyum. Bunu, hangi burç olduğumu anlatmak için söylemedim. Zamanın kime göre erken, kime göre geç, kime göre vaktinde olduğunu anlatmak istiyorum sadece. Bir şeyin sonunda ya da başında olmayı sevmiyorum. 12 aylık bir zaman diliminin başı ve sonu... Düşünsenize, baş ve son mevzu bahis olduğunda bin bir türlü hengame ortaya çıkıyor. Yok yeni yıl, yok yıl sonu, yok hesaplar, yok beklentiler... Baş ve son meselesi gereksiz planları ve hayalleri beraberinde getiriyor. Bir sürü keşkeli cümle kullanıyorsun. 12. ay doğmak bence bir çocuk için talihsiz bir zaman. Mayıs ayını tercih ederdim. Haziran da olabilir. Öyle olsaydı, belki de hayatım bambaşka ilerleyecekti.

İki amcamdan bir tanesi eski bir futbolcu benim. O sebepten, tüm sülale futbola bir hayli ilgili ve bilgili. Kötü para kazanmamış bizim amca, dolayısıyla da aileye epey bir yardım etmiş. Doğan her çocuğa potansiyel topçu gözüyle bakılıyor. Amca sanki Maradona'ydı da, genleri bize geçecekti anasını satayım. Alelade bir topcuymuş işte. Bizde şampiyon geni olduğunu falan sanmıyorum yani. Sokakta kim o kadar top oynasa, topçu olabilirdi bence. Tabii bunu gel de sülaleye anlat. Babam hesapçı bir adamdır. "Suyu çaydanlıkta kaynattığımda mı daha çok masraf yaparım, kettle'da ısıttığımda mı"nın bile hesabını yapar. Ben 12. ayın başında doğunca da, adamın kafası hemen düşünce gark olmuş doğal olarak. Nasıl olsa futbolcu olacağım ya, bir yaş bir yaştır demiş. Tam tamına bir ay boyunca bekletmiş beni nüfusa yazdırmak için.Yani aslında ben 1 Ocak 1988 doğumluyum. En azından kağıt üzerinde öyle gözüküyor. Hiç doğum günü kutlamadım ama, 1 Aralık, 1 Ocak'a nazaran daha çok heyecanlandırıyor beni. Bir kız arkadaşım olsaydı, Aralık'ta kutlamasını isterdim kesin. Yalana, dolana, düzenbazlığa, sahteciliğe çok kılım. Neyse, konumuz bu değil. Topçu doğmuşum ben, sırf amcam yüzünden. Yahu, amcam dışında bir kişi daha sporla uğraşsa, sporcu olsa diyeceğim ki, tamam. Ama yok işte. Bırak sporcuyu, sağlıklı bir birey bile yok. Beş yaşımdan beri sağ ayak, bazen sol ayak bir şekilde topa vurdum. Kulüpler, okul takımları, antrenörler, menajerler... Hepsini çok iyi tanırım. Size yemin ediyorum, bir edebiyat öğretmenini, bir bilim adamını, bir yazarı, bir müzisyeni tanımayı yeğlerdim. Bunu şimdiki ben söylüyor tabii. Şampiyonluk maçında iki gol attığımda götüm sanki atmosferdeydi. İnsanlar küçücük gözüküyordu, yüksek bir tepeden onlara bakıyormuşcasına. Amcam sağ olsun, yanlış bildiği ne varsa benim yapmama izin vermediği için, alt yaş gruplarında ondan daha iyi bir topçu oldum. Gelecek vaat ediyordum. Milli bile olmuştum. Yalnız atlamayalım, rakiplerimden her zaman fiziki olarak daha iyiydim. Çünkü hiçbir zaman oynamam gereken yaş kategorisinde oynamadım. 18 yaş altı takımında oynamam gerekirken, babamın kurnazlığı sayesinde 16 yaş altı takımında oynadım. Bir ay geç nüfusa yazılmak, hayat standardımı iyi yönde korkunç bir şekilde etkilemişti. Kime omuz atsam yıkardım. Beynim daha erken olgunlaşmıştı. Milli topçuydum ulan, daha ne anlatayım. Kaç milyonluk bir ülkede kolay iş değildi baktığın zaman. Köpekler gibi antrenman yapıyordum. Çalışıyordum. Fakat hepsi buydu. 18 yaşımı yenice bitirmiştim ve şansız bir pozisyonda, zeminin de kötülüğü yüzünden sağ ayak bileğimi kırdım. Neredeyse altı ay futbol oynayamadım. Deli gibi korkar olmuştum her şeyden. Yuvarlanan bir topa vurmak, gelen bir tırın altına girmek gibi ürkütüyordu sanki beni. Özgüvenim gitmişti. Yine de, fiziksel ve psikolojik olarak aldığım destekler sayesinde geri döndüm. Yeşil sahaya tam anlamıyla döndükten sonra, daha ilk maçımda, bu kez de sol ayağımı kırdım. Ronaldo'yu hatırlar mısınız? İnter döneminde, başına buna benzer şeyler gelmişti hani. Hayvanın oğlu öyle bir girmişti ki ayağımdaki topa, sol bacağım, rakibimin iki ayağı arasında bir kalem gibi gitti. Benim için her şeyin sonu gelmişti. Ailem için de öyle. Bırakın top oynamayı, dışarı bile çıkamıyordum. Kimlere gösterdiler, kimlere götürdüler ama kar etmedi. Ödüm kopuyordu koşarken bile. 18 yaşındaydım ve kötü başlamayan kariyerim bitmişti. Ayağımı kıran çocuğu araştırdım bir zaman sonra. Büyük bir kin duyuyordum herife. Garip bir şekilde fark ettim ki, o da 1 Ocak 1989 doğumluydu. Bizim camiada 1 Ocak'ta doğanlara şüpheli bakarlar. Kuvvetle muhtemel babalarımız benzer düşünce yollarından geçmişti. O an kendi kendime şunu dedim: bir yıl büyük olsam ve bu yaş kategorisinde olmasam, belki de ayağım kırılmayacaktı. Babam belki de kötü bir karar vermişti.

Beş yaşından beri uğraştığın bir dalda başarısız olmak ve hedeflediklerinin doğrultusunda bir duvara toslamak insana katlanılamaz bir acı veriyordu. Altı ay peşinden koştuğu kızı tavlayamayan insanların bu dediğimi anlayabilmelerini beklemiyorum. Tüm hayatım, futbolcu olmak üzerine kurgulanmıştı. B planım bir kez olsun yoktu. Amcam futbolcu olmam için elinden geleni yapmıştı ama futbolcu olamadığım takdirde ne yapacağımla ilgili bir kez olsun aklını çalıştırmış değildi. Elimden iş gelmezdi, kafam herhangi bir konuya basmazdı. Bir-iki kez elime kitap almışlığım vardı takım kamplarında yatmaya doğru niyetlenmişken. Hem takım arkadaşlarım, hem hocalarım hemen dalga geçmişti benimle. Ne o len it, alim mi olacaksın başımıza dediler. O zamanlar haklı geliyorlardı söylediklerinde. Şimdi hepsinin ağzına sıçmak istiyorum. Bankada az biraz param vardı kazandığım. Ya onunla kendime bir iş kuracaktım, ya da kıytırık bir işe girecektim. Parayı çarçur etmek istemediğim için ilk olarak işe girme tercihini kullanmak istedim. Fakat herkes ağzını askerlik kelimesiyle açıyordu. 35'ime kadar futbol oynayacağımı düşündüğüm için askerlik hiçbir zaman gündemimde olmamıştı. İlk kez bu kadar yakındım üniformalı soytarıların arasına girmeye. Lise mezunuydum. Bütün topçuların, haybeden sınıfı geçtiği bir liseyi neredeyse hiç okula gitmeden bitirdim. Bunun hayattaki karşılığı 12 ay demekti. Paşa paşa sürünecektim. Tek yırtar yolum vardı, o da bedelli askerlikti. Hükumet en başta, haktan, adaletten, fakirle zenginin bir olduğundan bahsetmişti ama her zamanki gibi söylediklerinin tam tersini yapıp, bedelliyi çıkaracaklarından kimsenin şüphesi yoktu. İki, üç ay civarı bekledim. Parti grup toplantıları, Milli Savunma Bakanı'nın açıklamaları derken ilk kez gazetenin spor sayfaları dışında bir şey okumaya başlamıştım. Ülkeye para lazımdı. Önümüzde genel seçim vardı. Her şey bedelli askerlik için uygun gözüküyordu. Fakat bir önceki yasanın bedelini ödeyecek meblağ bende yoktu. Hoş, bir önceki yasaya göre yaşım da tutmuyordu. Ortalıkta dönen rakamlara göre hesabımı yapıyor, bir umut besliyordum. Hükumet daha fazla beklememize razı olmadı ve sonunda ağzından bedelli lafını çıkardı. İlk olarak paraya odaklanmıştım. Yaştan daha önemli bir kriterdi benim için. 18 bin dediler. Epey sevindiğimi hatırlıyorum. İş kurmak için ayırdığım paranın önemli bir kısmı gidecekti belki ama hiç değilse 12 ay askerlik yapmayacaktım. Bu sevinci yaşarken yaş sınırına hiç dikkat etmemiştim. Meğer, sevinç sonrası ağır bir hüzün beni bekliyormuş. 31 Aralık 1987 doğumlu olanlar, yasadan yararlanabilecek son şanslı kişilerdi. Tam tamına bir gün ile bedelliyi kaçırdım. Tam tamına bir ay ile yırttığım bedelliyi, tam tamına bir gün ile kaçırdım. Babam yüzüme bakamıyordu neredeyse. Celp dönemim geldiği için çaresiz bir şekilde kışlanın yolunu tuttum. Kimse eski topçu olduğuma, milli olduğuma inanmıyordu. İlginç bir şekilde, gol atmak dışında bir hünerim de, askerlikte, silahı elime alıp atış taliminde bulunduğum sırada ortaya çıktı. Tam istediğim yere çakıyordum mermiyi. Hedef göstermeleri yeterliydi. Başka bir hayatta, bu devletin tetikçisi bile olabilirdim. Eli silah tutan, kafası hiçbir şeye basmayan, iyi nişan alanlara vurdurtmadılar mı o güzelim insanları bunca zamandır? Gidenler iyi bilir, askerliğin denetlemeleri meşhurdur. Kısa dönemleri bilmem ama, uzun dönemler illa ki bu zırvalığa denk gelir. Keskin bir nişancı olarak atış takımının en birinci üyesi bendim haliyle. Ömrümde ilk kez silah görüyordum ama elimde tuttuğum tüfeğin 50 yıllık olduğunu anlayabilecek kadar aptal değildim. Bazen tıkanır, bazen mermi sektirir, bazen tutukluk yapar, bazen ateşlemezdi. En az askerlik kadar beş para etmez bir tüfeği zimmetime geçirmişlerdi. Her tetiğe bastığımda, sanki ayağım bir kez daha kırılacakmış gibi korkardım tüfeğin yüzümde patlamasından. Bu senaryo gerçekleşseydi çok şaşırmazdım. İki kez ayağı kırılan bir insanın makus talihi için çok da kötü bir hikaye sayılmazdı çünkü. Bereket, silah hiç patlamadı. Ama yanımda benimle birlikte denetime tabi asker arkadaşımın yanlışlıkla beni vuracağını hesap edememiştim. Hedef tahtama doğru giderken bir anda tüfeğini ateşlemiş ve beni kolumdan vurmuştu. Mermi, koluma girdi, kemiklerimi kırdı ve çıkarken etimi dağıtıp toprağa saplandı. Ayağım ikinci kez kırıldığında kurşun döktürmek istememin, bir mermi yemem anlamına geleceğini bilseydim, kurşun döktürmeden, muskadan, üfleyenlerden koşarak kaçırdım. O an, bedelliden yararlanamamanın üzüntüsünü bir kez daha yaşadım.

Yaşıtlarımın, hayatımızın baharı diye tabir ettiği yıllarımda iki ayağımı ve bir kolumu işlevsel bir şekilde kullanamıyordum. Bir ayla iyi topçu olacakken, bir ayla sakat bir insan oldum. Bir şeyin sonunda ve başında olmayı sevmiyordum bu yüzden. Neyse ki, ilk kez son kavramının beni mutlu ettiği bir ana denk geldim de, bu her anını hatırladığım, neredeyse bir film kadar uydurma, fakat Türkiye'de gerçekleşmesine şaşırmayacağımız kadar gerçeğe uygun rüyanın, kimine göre kabusun, sonuna gelmiştim. Uyandığımda önce iki bacağıma, sonra koluma, daha sonra da nüfus cüzdanıma baktım. 22 Mayıs 1988 yazıyordu. Rahatlayıp bir kez daha uykuya daldım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder