fiko

Haftanın Konusu

Yeni konumuz "Hayır, hayır, hayır... Kime söylüyorum ki şarkıyı?'. Bu kez her şey çok basit: ya evet diyeceksiniz, ya hayır...

28 Haziran 2015 Pazar

Sustuğun Kadar İyisin

Bir işim var. Uzun zamandır çalışıyorum. Ben de, çoğu kişi gibi alt kademeden başladım. Eve dayak yemiş gibi döndüğüm günleri iyi hatırlıyorum. Hala daha da yorgun dönerim ama her gün aynı dayağı yemeye bile alışıyor insan bir süre sonra. Şu an bulunduğum konum itibariyle birilerinin patronu, birilerinin işçisiyim. İlk girdiğimde herkesin işçisiydim. İlk girdiğimde masumdum da. Bir zamanlar neslimin çoğu üyesi gibi, insanın sevdiği bir işe sahip olabileceğini düşünebilecek kadar masumdum. Altımdakilere sürekli olarak işlerini severek yapabilmeleri adına nasihatlarda bulunuyorum. Bu tür sözleri iyi biliyorum çünkü benden üst olanlar da sürekli olarak bana anlatıyor. Sadece, artık inanmıyorum. İnanmadığımı hem anlatanlar, hem de anlattıklarım biliyor. İki rolüm var. Yerine, zamanına göre birinin oynamam icap ediyor.

 Günün birinde evimin bir kısmını gökyüzü mavisine boyatmak istedim. O kadar çok kapalı alana maruz kalıyordum ki, kafamı yukarı çevirdiğimde çoktan güneş batmış oluyordu. İnsan sadece işinde, ilişkilerinden değil, evinde bile kandırmak zorunda kalıyor kendini. Duvarlara bakarak rahatlayacağını düşünen tek ırk biz isek, düşünmeyi çok yanlış anlamışız demektir . Boyacıyı bulup uzatmadan derdimi anlattım. Sen hiç merak etme abi dedi, bu evi dört tarafı denizlerle çevirili bir kara parçasına dönüştüreceğim. Anahtarı kendisine teslim ettim. Güvenirim işçilere. Eve ekmek götürmenin derdindedirler. Hep ezilen taraftadırlar. İşten çıktığım gibi eve geldim. Eve boyacının geldiği günle 50 tl'min kaybolduğu gün aynı gündü. Az biraz üzüldüm. Kazanmanın zor olduğunun farkındayım. Boyacı işi bir günde sonlandıramadı. Söylediklerini zamanında yaptıklarını hiç görmemiştim zaten. Ertesi gün bir 50 tl daha eksilmişti şifonyerin orta çekmecesinden. İşçinin yevmiyesini vermek için sakladığım zula gittikçe eriyordu. Yılda ortalama 20 tl kaybeden biri için, iki günde 100 tl ortalamanın çok üstündeydi ve hafiften kuşkulanmaya başlamıştım. Boyacının rötuşlar için geldiği üçüncü günle, toplamda 150 tl kaybettiğim gün de aynı gündü. Fırçayı aldığım gibi ağzına vurdum herifin. Boğazına yapışıp senin hayatının dar ederim ederim dedi ona. Bir sürü küfür etti karşılığında. Güzel pataklamıştım. Pek karşılık vermedi. Muhtemelen suçluluk duyuyordu ve artık benden nefret ediyordu. Nefret etmek hakkıydı. Ona tüm bunları yapmasam da benden nefret edecekti. Beyaz yakalılardan, evini boyatanlardan, güzel karısı olanlardan, beyefendi kılıklı tiplerden, dolma kalemlerden, stüdyo dairelerden, yeni apartmanlardan, boya kokusundan, sıçratan fırçadan, pervazlardan, kartonpiyerlerden, duvar kenarlarından, boyalı pantolonundan, kötü çaydan, az paradan, kimsesiz olmaktan, fakirlikten, hizmet etmekten, tırnaklarından, nasırlarından, her şeyden nefret ediyordu. Sinirim geçtiğinde ikimiz de yerde uzanıyorduk ve ben bir süre sonra gülmeye başladım. Boyacının nefret ettiği her şeyden benim de nefret ediyor olmam komik gelmişti. Takım elbiselilerden, patronluk taslayanlardan, kötü simit sarayı çaylarından, bekar hayatından, güzel bir eşe sahip komşumdan, ütüsüz pantolonlardan, küçük dairelerden, dolma kalemlerden, sömürenlerden nefret ediyordum. Birbirimizden farkımız yoktu. Hatta kıyaslama yaptığımızda, ben ondan daha çok onun haklarını savunur durumdaydım. Sefil değildim, ama işçiler için eylemelere giderdim. Bir sendika üyesiydim. Zenginlere, ezilen sınıftan daha çok ses çıkarıyordum. Yapmak zorunda değildim. Dediğim gibi, para ve sahip olduğum haklar konusunda sefil değildim ama yine de yapıyordum. İktidara baş kaldırıyordum, ama o kaldırmıyordu. İşçiler böyleydi. Şikayet ederlerdi ama eyleme geçmezlerdi. Kendi adeletlerini yalnız başlarına sağlayabileceklerini düşünürlerdi. Tomurcuk kokulu bir çay demleyip epey sohbet ettik boyacıyla. En favori yazarımın Bukowski olmadığını ama en favori filmlerinden birinin Factotum olduğunu anlattım ona. İşinde dikiş tutturamayanlardan bahsettim. Yeraltı edebiyatını anlattım. Ölü doğanları, her gün ölüp yeniden doğanları anlattım. Boyacıya ben de aslından senin gibiyim demek için elimden geleni yaptım. Gariptir ki, tüm bu meseleleri altımdaki iki elamandan birini çıkartmam gerektiği söylendiğinde kanıksamıştım. Ne zordu birinin işine son vermek... Karşındakine silahla ateş etmek gibiydi. O an patrondum, ama daha çok işçi gibi hissediyordum.

 Başta yapmam gerekiyordu ama unutmuşum. Size kendimi tanıtmama izin verin. Bana "Patron" derler. İsmimi bilen üç-beş kişi kaldı. İkisi annemle babam. Ki onlar da, ciddi görünmek istedikleri anlar dışında 'Patron' diye seslenirler. Diğerleri ise eski arkadaşlarımdan bazıları. Emek dediklerinde dönüp bakmıyorum bile artık neredeyse. Hayatımdaki birçok şey ismimin önüne geçti. Bana başka yol bırakmadılar. Her zaman başka yol vardır martavalından sıkıldamadınız mı gerçekten? Herkes aşağı yukarı biyolojik ve çevresel faktörlerin çizdiği yolda ilerliyor. Sadece kabullenip itiraf etmeye kalmış tüm kader. Küçüklük yıllarımdan beri bir işin başına geçeceğim, patron olacağım öngörülüyordu. Aldığım eğitim, duyduğum laflar, sosyal çevrem, aklınıza gelebilecek hemen hemen her şey patron olabilmem doğrultusunda gelişti. Daha 12 yaşında derslerim iyiyken patronlar böyle çalışkan olur dendi. Şekere ve aburcubura abanıp kilo aldığımda patron dediğin koltuğu doldurur zaten dendi. İkinci kez izninizi istiyorum. Gece kulübünde bir çarşamba günü partisine davetliyim. Gitmem lazım. Bazen patron olmam gerekiyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder